farklı pencerelerden bakmalı hayata…
alışılmış ezberleri bozmalı, beklentiler sarmalında yitirmemeli zamanı…
hayata katılan farkındalıklarla çoğalmalıyız…
bakıp geçtiklerimizi artık ‘görmeliyiz’..
belki de her zamankini anlatmıyordur sana karşındaki..
bazen kelimeler yetmez ki ya da ifade etmez…
anlatanda değildir bazen sorun, onu dinleyenin anladığı kadardadır asıl..
ya da anlamak istediğinde kendince..
olmayacağını bildiğimiz şeyleri mi bekliyoruz hep?
Hiç gelmeyecek ‘Godot’ yu bekler gibi..
Yoksa inanmadıklarımıza inanmak mı istiyoruz gizliden?
İnançsızlığımız bile derinlerimizde yatan bir inanca mı bağlı?
O yüzden mi değişiyoruz zamanla?
Yoksa değişim sandığımız içimizde var olan duraklara mı uğramak bir bir?…
“Masallarla büyüyen çocuklar iyiliğin gücüne inanırlar.
Kötülüklerin, çirkinliklerin, haksızlıkların olmadığı bir dünya beklerler büyüdüklerinde de…
Öyle bir dünyada yaşamaya, öyle bir dünya yaratmaya çalışırlar ellerinden geldiğince..
Masallar okuyarak, dinleyerek yetişmek hem mutluluklarının hem de mutsuzluklarının nedeni olur onların..

İçlerinde yer eden inançla iyimser ve iyiliksever olsalar da herkesten çok onlar kırılırlar en ufak bir fenalıkla karşılaştıklarında…
Gerçeklerin acı yüzüne masalların gerçek olabileceğine inanarak tahammül eder, gerçeklerin masallara benzemediğini görerek hırpalanırlar.
Hayat masallardakine benzemiyordu belki..
Yine de onu bir masal kadar güzel kılmaya çalışmaktan vazgeçmemek gerekti…”
Keyifle, hayretle, ilgiyle ve kimi korkarak okunası bir eser…
“Çivisi Çıkmış Dünya – Uygarlıklarımız Tükendiğinde” kitabıyla
Lübnanlı gazeteci Amin Maalouf, her şeye rağmen birbirimize saygı duymayı ve birlikte yaşamayı başarmak isteyenler için adeta bir pusula sunuyor bizlere….
Mutlaka okunmalı…
Günümüz küreselleşmesini gözler önüne sererken,
Arap ulusalcılığını geçmişiyle anlatarak başarısızlıklarını ve Atatürk cumhuriyetinin nasıl bir farkı olduğunu müthiş bir akıcılık ve akılcılıkla anlatıyor ve dünyayı bekleyen olası tehlikeleri önlemede çok geç kalınmaması için uyarıyor.
Kitapta etkileyici birçok saptama var:
- 11 Eylül’den çıkarılacak derslerden biri, küreselleşme çağında, hiçbir düzensizliğin bütünüyle yerel sınırlarda kalmayacağıdır
bir olay duygulara, kendi algısına ve yüz milyonlarca kişinin gündelik yaşantısına etki ettiğinde, sonuçları bütün dünyada hissedilir
- İnsanlık 2-3 kuşak içinde, birbirine karşıt birçok yöne saptı.Komünizm deneyimleri ile kapitalizminkiler: tanrıtanımazlığınki ile dininkiler.
Bu salınımlara ve onların sonucu olan kargaşalara boyun eğmek zorunda mıydık?
- Şurası bir gerçek ki Berlin Duvar’ ının yıkılışından sonra, dinle bağlantılı olanlar başta olmak üzere aidiyetlerin iyice şiddetlendiği; farklı insan topluluklarının birlikte yaşamasının her gün biraz daha güçleştiği ve demokrasinin sürekli kimlik pazarlıklarına bağlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz
- İnsanlar arasındaki çeşitliliğe günbegün daha çok saygı gösterildiği, her insanın seçtiği dilde kendini ifade edebildiği, inançlarının gereklerini huzur içinde yerine getirebildiği ve yetkililer ya da halk tarafından düşmanlıkla karşılanmadan, yerilmeden serinkanlılıkla kökenlerini üstlenebildiği bir dünya, İLERLEYEN, GELİŞEN, YÜKSELEN BİR DÜNYADIR.
- Asıl dikkate değer ölçüde hızlanması gereken ahlaki gelişimimizdir ve teknolojik gelişimimizin düzeyine acilen ulaştırılmalıdır
- “MEDENİYETLER ÇATIŞMASI” yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa, etnik hakaretlere ve karşılıklı kıyımlara, yani insan uygarlığının manevi onurunu oluşturan her şeyin aşınmasına yol açan küresel bir SAPKINLIKTIR….
Böylesi bir ortamın egemen olduğu dünyada, barbarlığa karşı savaş verdiklerini düşünenler bile bir de bakarlar ki kendileri barbar olmuşlar..
TERÖRİST ŞİDDET, ANTİTERÖRİST ŞİDDETİ DOĞURUR…bu da hıncı besler, adam toplamaya bakan fanatiklerin işini kolaylaştırır ve gelecekteki saldırıları hazırlar
yeniden yapılıyor….
1956 ‘ da açılan, beğenilmediği, mimarisi ‘demode’ bulunduğu için
yıkılan Elmadağ’ daki Divan Oteli…
Binanın tasarımında, otelin eski müşterilerinin İstanbul’un ve Divan’ın zengin tarihçelerine dair bulabilecekleri birçok detay, kentin yaşam kültürünü de yansıtacak şekilde modernize edilerek yeniden yorumlanacakmış…
yok olmaz!!….yenisi o duygulanımı yaratamaz…
en önemlisi de önündeki caddeden her geçişimde babamın bana aktardığı hatıralarını gözümde canlandıramaz mesela…
pastane sohbetlerini, gece takılmalarını, yan kapısında verdiği buluşma randevularını…ordan Teşvikiye gezmelerini…biryantinli saç , jilet gibi takımlar, cilalı makosenleri…..
Orası bana babadan yadigardı…hayallerimi yıktılar…
artık otelin her önünden geçişimde içim burkulacak,
özleyeceğim defalarca dinlediğim sararmış anıların beni sarmalayan efsununu…
Şimdi yeni yapı son hız yükseliyor..
Merak ediyorum acaba bir yer ayrılır mı içinde yadigar anılara ?
İnsanoğlunun sınırları zorlama azmine şapka çıkarılması gereken dönemlerden işte biri daha… 2010 Dünya Kupası öncesi Güney Afrika’ daki efsane stadyumların inşası…
National Geographic kanalın Teknik Sırlar belgeselleri bölümünde bu stadyumların hikayelerine tanık oluyoruz…Özellikle resimde görünen Durban şehir stadyumu inşaatından bir sahne “an” ı yaşayanların gözünden müthişti..
Resimdeki stadyumu ikiye bölen sütun Güney Afrika’yı simgeliyor , eskiden bölünmüş olan bu ülkenin şimdi birleştiğini anlatıyor. Bir mühendislik harikası olan bu köprü bir çok parçadan oluşuyor ve her iki taraftan başlayıp en tepede buluşana kadar parçalar birbirine ekleniyor..
işte en tepedeki son blok parçaya sıra geldiğinde nefesler tutuluyor…bir kaç gün en uygun hava şartı bekleniyor ve resmen bir puzzle son parçası gibi yerine yerleştiriliyor….herhangi bir denk gelmeme durumunda çoğu emek heba olacak…bu yüzden işçiler, mühendisler, teknisyenler o “an” a kilitlenmiş….mutlu sona ulaşıldığında fotograflar çekiliyor, kutlamalar yapılıyor…işin başındaki mimar ve mühendisin ulaştığı doyum yüzlerinden okunuyor….
işte o müthiş “an”da başka başka hayatlarda başka başka duygular yaşanıyor…kimi iyi,değerli,önemli, kimi kötü, anlamsız,boşuna….
işte kimi “an” lara yüklediğimiz anlamları koyalım bu sahnenin karşısına….
anlam adına birşeyler kalıyor mu elde?
hangi derecesindeyiz “an”lık doyumların , değiyor mu yaşadığımıza?
bir işi başarmanın verdiği haz ve ismini kazımak bir eser bırakarak yeryüzüne…..
bir şeylere değmeli geçirdiğim her “an” bilincinde olabilmek…
ve atabilmek görünmez prangalarımızı “an” larımızı berbat eden…
ne kadar önemsiz kalıyor sonradan dert edindiklerimiz “an” larımızı harcayarak…
düşünelim, çok mu ciddiye alıyoruz hayatı?
ya da kendimizi?
Sen git, beşyüz küsur sayfalık müthiş İstanbul tarihi sahnesinde anlatılan polisiyenin yarı sayfasında bu cümleye takıl!!
Olur ya…..
İnsan ruhunu kaybetmedikçe, sevmeler ve özlemler var oldukça, hasretler hep içre yer ettikçe biz de dem alacağız demektir…
Aynı kadına sevdalı iki KOCA adamın hikayesini okurken takılıverdim
.. ve o kadın yitip gitmişse bir de..
Neyse bu mevzu derin lakin kitaba dönmek elzem…
hele konu İstanbul ve tarih olunca..
Kalemine sağlık Ahmet Ümit…. “İstanbul Hatırası” içimizde yatan merak canavarını rahatsız edecek kadar etkili…öte yandan kendi adımıza utanç hissedecek denli gerçekçi…
etrafımızda bakıp da görmediğimiz! şehir meğer neler fısıldarmış bize gizliden…
gezmek gerek, gezip öğrenmek ve sahiplenmek…..
benzersiz müthiş bir zaman yolculuğu olur İstanbul’ u gezmek, binlerce senenin üstesinden gelen imparatorların, padişahların payitahtı, Mimar Sinan’ın şehri…
Byzantion, Konstantinopolis ve canım İstanbul…..
sayfalara takılanlar;
“…..İmparator Jüstinyen günümüzün muhteşem Ayasofya’ sını yaptırdı…yapımı tam beş yıl sürdü……..yaklaşık on bin işçi gece gündüz demeden çalıştı…kilise tamamlandığında 537 senesiydi.Ve o güne kadar yapılan en büyük kubbeli yapıydı.Aradan bin yıl geçtikten sonra bile,bizim koca Sinan hem Süleymaniye Camii’ nde, hem de Selimiye’de bu genişlikte bir kubbe yapamamıştır..Ayasofya’dan sonra ancak üç yapı bu büyüklüğü aşabildi.
Londra’ daki Aziz Paul katedrali, Roma’ daki Aziz Pier Katedrali ve Milano’ daki Duomo katedrali..”
“…zaten Arkeoloji Müzesi’ ni gezmeden, Topkapı Sarayı’ na gelmenin de bir anlamı yok…..Tabii, daha iyisi, önce Ayasofya’ ya git.Hepsi birbirinin devamı gibi…”
“Ölülerden kimseye zarar gelmez….Kötülük canlılardan gelir, yoldan çıkmış kullardan”
“Sinan’ a bakıyordu Süleyman..Allah nasıl göğü yedi kat yaratmışsa, Allah nasıl hayatı yedi günde var etmişse, bu muhteşem ibadethaneyi yedi yılda tamamlayan adama….Kendisi gibi, kaderi bu saltanat tarafından yazılan kula…..Bu şehrin her köşesine cenneti çağrıştıran yapılar diken dehaya.Sinan’ a seslendi Sultan: ‘ Gel Mimarbaşı, bu anahtar senindir. Bina eylediğin Allah’ ın evi Süleymaniyye’ yi gönül temizliği ve dua ile yine senin açman gerekir..’…”
