Archive for the ‘güncel’ Category
***hayat kısa, sanat uzun – Latince
Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, yani bilinen adıyla Frida KAHLO doğum gününü Meksika Devrimi olan 1910 Temmuz sayan ünlü ressam..
Hayatının büyük bölümü geçirdiği trafik kazası sonucu fiziksel acılar içinde geçmesine rağmen o, büyük bir tutkuyla bağlı olduğu kocası ünlü ressam Diego RIVERA ve tuvallerinden hiç vazgeçmedi…devrime duyduğu aşk ve sadakati onlarda da yaşadı..
Resimlerinin 55 tanesi oto-portrelerden oluşur. Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso’ya bile “Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” dedirtmiştir.
Sık sık sağlığı bozulan Frida, dayanılmaz acılarla başa çıkmak için bütün gücüyle resim yapmış, yalnız ülkesinde değil, Amerika ve Fransa’da sergiler açmıştır.
Frida’nın resimleri sürrealist olarak değerlendirilse de o surrealizmi reddetti. Resimleri aslında acı ve kesin gerçekliği yansıtıyordu. Frida’nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik tuvale aktarılmıştı.
Kısa hayatında büyük mücadeleler vermiş bu devrim yürekli küçük kadın bugün tuvallerinden hala burdayım dercesine bize bakmakta..
**** PERA MÜZESİ
Gelman Koleksiyonu’ndan Frida Kahlo ve Diego Rivera
23 Aralık 2010 – 20 Mart 2011****************************
bir belgeselde seyretmistim…Isvec kralliginin tahtinda yaklasik yuzelli yil once oturmus bir kralin tutkusu oyuncak yapmakmis…masal gibi ama gercek…
cocuksu safligini yitirmemis, belki de cocuklari mutlu etmek adina onlara oyuncaklar tasarlayan, yapan biri..
ustelik koca bir kral!!
gozlerimi kapatip dusunmustum de boyle bir kraldan kendi halki dahil tum insanlara ne zarar gelebilirdi ki?
eminim hem icindeki cocugu yitirmemis ve hem de guzellikler yaratma adina oyuncaklar ortaya koyan biri olarak yasadigi her gun iyi niyetiyle yonetmistir ulkesini…
deger yargilarini otoritesinin altinda birakmamis, sevgi dolu yuregini krallardan beklenen mutlak hakim maskesiyle gizlemeye yeltenmemistir…
kimbilir belki gunumuzde de boyle oyuncak yapan krallarimiz olsa suphesiz daha bariscil ve sevgi dolu bir dunya kurulabilirdi..
gozlerimi actigimda aklimda oyuncak yapan kralin yeni bitirdigi savasmayan kursun askeri kalmisti…
ama dunya baris ve sevgiden cok uzak yeni kurşun askerler yaratıyordu savasacak..
ne aci…
“-Günaydın bir tall…
-Tabii (….) hanım, her zamankinden ,
tall americano değil mi??
-??!! eee..evet lutfen
-Buyrun efendim, bugünkü kahveniz ikramımızdır
-………….”
bu dialog bir kahve tutkununun ‘ yeni kahve düzeni’ dünyasındaki rutininden bir kesit sadece..
Ve o düzen içerisinde bir marka devi olarak görülen Starbucks’ ın binlerce şubesinden birinde geçmiştir..
kahveyle kırk yıl değilse de neredeyse onbeş yıla dayanan hatır gönül ilişkim sadece bu kadar mı??
hayır, artık değil!
Doğada hiçbirşey kısıtlayıcı kuvvetlerle karşılaşmadan büyüyemez
Tohum yeryüzü kabuğunun direnciyle karşılaşır.Ağaçlar rüzgarın direnciyle..hayvanlar diğerlerince…
Şirketler ve bireyler, özellikle de hızlı büyüyüp gelişenler, dinamik pazar ve sosyal güçlerin direnciyle karşılaşır..
Herşeye rağmen Starbucks neredeyse hiç görülmemiş bir hızla büyümüştür.
Şirket halka açıldığında Seattle çevresi ve komşu eyaletlerde 65 mağazası vardı..Kuşkucular, fincanı üç dolardan kahve fikrini bir batı yakası yuppie modası olarak alaya alıyorlardı
Starbucks bugün 37 ülkede, haftada ortalama 35 milyondan fazla müşterinin ziyaret ettiği şubelere sahip ve tabi ki sadık müşterilere:))
Şirketin 1992 deki ilk halka arzına 10.000 dolar yatırdıysanız, bu yatırımın bugünkü değeri yaklaşık 650.000 dolardır!!Bütün bu dönem boyunca hem büyümesini hem de kalitesini korumayı başarmış dünyanın en iyi markalarından biridir.(Business Week ve Fortune dergileri)
Materyali sadece kahve olan bir şirket bu kadar eski ve tanıdık bir tatla
nasıl bir ‘yeni düzen’ oluşturabilirdi ki??
Şeytan her zaman olduğu gibi ayrıntılarda gizliydi ve farklı bir şirketleşme anlayışında…
* Seattle balık pazarındaki ilk dükkan olan Starbucks Kahve, Çay ve Baharat(1971) adıyla dünyaya açılan bir kahve zinciri
* Çalışanlar -servis elemanları dahil- şirkette ‘partner’ olarak değerlendiriliyor ve hissedar olarak kendi işlerini yapmaktalar!!
* Yanı sıra baristaların ( garson denmiyor!) eğitim ve motivasyonları sürekli geliştiriliyor…
* Dostça karşılama, içten, düşünceli ve nazik olma hatta bilgili olma ve müşteriyi bilgilendirme olmazsa olmaz detaylar…
*Sunulan kahvenin kalitesi birincil ilkedir..ama yetmez..ilgisiz gibi görünen çok sayıda ayrıntı kahvenin o andaki ve gelecekteki kalitesini etkiler..kahve temin sürecinde iş yapılan insanların kalitesi, iş titizlikleri ve devamının olması, çiftliklerindeki sosyal koşullardan tutun çiftçilerin veriminden tedarikçilere uzanan kısacası kaliteli kahve akışını etkileyen her detaya önem verilir..Starbucks’ ı özel yapan kahveyi nasıl aldığıdır aslında..
* Starbucks müşterisi ne istediğini bilir ve memnuniyeti esastır.Mağazaya gelen her müşteri bilir ki tek başına bir köşede saatlerce oturabilir, bilgisayarla çalışabilir ve ‘ benim Starbucks’ ım’ rahatlığını yaşayabilir. Siparişi sadece ve sadece bir içimlik kahve dahi olsa:))
“Efsane İstanbul: Bizantion’dan İstanbul’a – Bir Başkentin 8000 Yılı” SAKIP SABANCI MÜZESİ
tam yanından geçip köşeyi dönecektim ki fısıldadı..
aslında göz göze gelmek an meselesiydi boyum kadar mermer heykelle…
‘Ben Batı Roma İmparatoru II. Valentinianus’ diye tekrarladı..
O an durup yaklaştım, üzerindeki herbir kıvrım ve detaya yakından baktım ve düşündüm…
tarihe adını bir şekilde not düşmüş bir imparatorun neredeyse canlanacak heykeline bakarken
ondan çok bu şahasere emek veren heykeltraşı düşündüm….
bu sert mermeri sabırla kıvrım kıvrım şekillendiren o büyük ustayı…
o zamanı yaşamak istedim, kıvrımlara daha çok yaklaştım ve gözlerimi kapatıp
yontunun her darbesinin sesini duymaya çalıştım..
o anda ki ustanın ruh halini, günlük hayatını çizdim düşlemimde ve binlerce yıl öncesinden
elinin değdiği mermere şu an dokunma mesafesinde olduğumu düşünüp ürperdim….
O sırada imparator emirler yagdırıyordu etrafa…kendi zamanının hakim edasıyla hala:))
Ben kafamda heykeltraşın izdüşümüyle vedalaşıp ve eserine saygılarımı sunup devam ettim yoluma…
Çünkü önümde gezip görecek 1000 yıl (!!) daha vardı..
İstanbul’un, Marmaray Projesi kapsamındaki Yenikapı kazılarıyla daha da geriye giden 8000 yıllık eşsiz tarihini, 500’ü aşkın eserle gözler önüne seren sergi, Bizantion’dan Neo Roma’ya, Constantinopolis’ten İstanbul’a; 8000 yıllık bir yolculuk sunuyordu.
Sergide; İstanbul’un bir Roma garnizonu iken, Doğu ve Batı Roma’nın ayrılmasından sonra giderek başkente dönüşmesi, Bizans İmparatorluğu’nun gelişme, duraklama ve çöküş evrelerinden sonra 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle yeni bir doğuşa sahne olması anlatılmıştı.
Herbir dönemi gezerken o dönemin tanıkları günlük eşyalar, yazıtlar, paralar ,takılar,yontular vs.. karşımdaydı ve binlerce yıllık tarihin ete kemiğe bürünmüş bu haline tanık olmak büyüleyiciydi..Millattan önce şu an gezindiğim topraklarda yaşamın varlığı ve millat sonrası büyük imparatorlukların yerleşkesi olması anlamı pekiştiriyordu..
İmparatorun sürprizinden sonra en çok etkilendiğim ne diye sorulursa eğer şüphesiz 1453 sonrası Osmanlı dönemi diyebilirim…özellikle alt salonda birebir kurulan II.Mahmud ‘ un sefer ve seyahatlerinde kullandığı çadır görkemliydi..saçaklarına dokunabilmek bile çok etkileyici..
Ve tabi ki kaftanlar….koca sultanlar için daha gösterişli bir giysi başka ne olabilirdi ki!..
Canlı tanık edasıyla gözümün önünde titizlikle yerleştirilmiş halleriyle ışıldıyorlardı…ister istemez hayalinizde canlanıveriyordu kaftanı giyen sultanlar…


Ve daha tariflere sıgmayacak esyalar, resimler ,kılıçlar ve diğerleri…
Bir rüyadan uyanmak istemezmiş gibi çıktım sergiden…ve dışarda tarih akıyordu hala…
İstanbul ‘ u çektim içime boğazı seyredip derin bir nefesle…..
yeniden yapılıyor….
1956 ‘ da açılan, beğenilmediği, mimarisi ‘demode’ bulunduğu için
yıkılan Elmadağ’ daki Divan Oteli…
Binanın tasarımında, otelin eski müşterilerinin İstanbul’un ve Divan’ın zengin tarihçelerine dair bulabilecekleri birçok detay, kentin yaşam kültürünü de yansıtacak şekilde modernize edilerek yeniden yorumlanacakmış…
yok olmaz!!….yenisi o duygulanımı yaratamaz…
en önemlisi de önündeki caddeden her geçişimde babamın bana aktardığı hatıralarını gözümde canlandıramaz mesela…
pastane sohbetlerini, gece takılmalarını, yan kapısında verdiği buluşma randevularını…ordan Teşvikiye gezmelerini…biryantinli saç , jilet gibi takımlar, cilalı makosenleri…..
Orası bana babadan yadigardı…hayallerimi yıktılar…
artık otelin her önünden geçişimde içim burkulacak,
özleyeceğim defalarca dinlediğim sararmış anıların beni sarmalayan efsununu…
Şimdi yeni yapı son hız yükseliyor..
Merak ediyorum acaba bir yer ayrılır mı içinde yadigar anılara ?
İnsanoğlunun sınırları zorlama azmine şapka çıkarılması gereken dönemlerden işte biri daha… 2010 Dünya Kupası öncesi Güney Afrika’ daki efsane stadyumların inşası…
National Geographic kanalın Teknik Sırlar belgeselleri bölümünde bu stadyumların hikayelerine tanık oluyoruz…Özellikle resimde görünen Durban şehir stadyumu inşaatından bir sahne “an” ı yaşayanların gözünden müthişti..
Resimdeki stadyumu ikiye bölen sütun Güney Afrika’yı simgeliyor , eskiden bölünmüş olan bu ülkenin şimdi birleştiğini anlatıyor. Bir mühendislik harikası olan bu köprü bir çok parçadan oluşuyor ve her iki taraftan başlayıp en tepede buluşana kadar parçalar birbirine ekleniyor..
işte en tepedeki son blok parçaya sıra geldiğinde nefesler tutuluyor…bir kaç gün en uygun hava şartı bekleniyor ve resmen bir puzzle son parçası gibi yerine yerleştiriliyor….herhangi bir denk gelmeme durumunda çoğu emek heba olacak…bu yüzden işçiler, mühendisler, teknisyenler o “an” a kilitlenmiş….mutlu sona ulaşıldığında fotograflar çekiliyor, kutlamalar yapılıyor…işin başındaki mimar ve mühendisin ulaştığı doyum yüzlerinden okunuyor….
işte o müthiş “an”da başka başka hayatlarda başka başka duygular yaşanıyor…kimi iyi,değerli,önemli, kimi kötü, anlamsız,boşuna….
işte kimi “an” lara yüklediğimiz anlamları koyalım bu sahnenin karşısına….
anlam adına birşeyler kalıyor mu elde?
hangi derecesindeyiz “an”lık doyumların , değiyor mu yaşadığımıza?
bir işi başarmanın verdiği haz ve ismini kazımak bir eser bırakarak yeryüzüne…..
bir şeylere değmeli geçirdiğim her “an” bilincinde olabilmek…
ve atabilmek görünmez prangalarımızı “an” larımızı berbat eden…
ne kadar önemsiz kalıyor sonradan dert edindiklerimiz “an” larımızı harcayarak…
düşünelim, çok mu ciddiye alıyoruz hayatı?
ya da kendimizi?

Aferin bize……sonunda elbirliğiyle başardık…….
Güzellikleri yok etmeyi, geleceğimizle oynamayı, vefasızlığı ne de güzel beceriyoruz.
” Istanbul , Istanbul olalı ,hiç görmedi böyle keder” şarkıları boşuna yazılmadı demek ki…..
2010 kültür başkentimiz, gözbebeğimiz Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarılabilirmiş…
UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin İstanbul’daki uygulamaları yerden yere vuran bir raporunda özellikle Sulukule, Four Seasons Hotel ek inşaatı, ahşap evler, Haliç’teki metro inşaatı eleştiriliyor.
Bu Türkiye için bir ayıptır…
Artık Fatih Sultan olup şehri yeniden fetih gerekir mi bilmem ama…
……….be hey Türk insanı!!
“Bu şehr-i Istanbul ki, bi-müsli bahadır
Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır”
diyen Nedim’ den de mi utanmadın?…..


